METİN ÜSTÜNDAĞ'IN GÖZÜYLE 2008!
Yılı bitirirken Metin Üstündağ"a gittik ki, 2008"i iyilikle uğurlayalım. Bir mizahçının gözünden 2008 değerlendirdik. Üstündağ"a göre ha 2008 ha 1988... Üstündağ"ın tarihçilerden ricası Başbakan"ın “3 çocuk” çağrısının etkilerine bakmaları... Bir de Çağan Irmak"a teklifi var: “İşsiz Adam diye film çek, senaryoya katkıda bulunayım...”
2008 nasıl bitti?
2008 yılı, 1998 gibi ya da 1988 gibi geçti ve bitti. Neden derseniz, ülkemizde sorunlar düzelmiyor, makyaj tazeliyor sadece. İnsanlar Türkiye"de mizahçıların işi kolay derler genellikle. Hiç de öyle değil. Bunu yıllardır söylüyoruz. Herhangi bir sorunla ilgili 15 yaşında çizdiğim bir karikatürü şimdi 43 yaşında yine aynı şekilde çizebilirim. Sadece çizgim değişik olabilir. Ve bunu ne okur fark eder ne de çizer arkadaşlarım. Zaten böyle yapan üstadlarımız da var. Kendini sürekli tekrar eden bir ülkede malzenin de, üslubun da zamanla cılkı çıkıyor. Mizahçıyı sürmenaj edebilecek bir yer burası. Karikatüre başladığımdan beri sürekli aynı yılda gibiyim.
Geçenlerde yapılan “Türkiye"de Farklı Olmak: Din ve Muhafazakarlık Ekseninde Ötekileştirilenler” araştırması mahalle baskısının arttığını gösteriyor. Sizce de var mı böyle bir durum?
Tanıdığım kadarıyla bizim insanımız bu tip baskılara pabuç bırakmaz. Bilinçsiz bir anarşist tarafı var halkımızın. Mesela hem Nasrettin Hoca"nın torunlarıyız diye övünür, hem de Nasrettin Hoca"nın maya çaldığı gölü kurutur! İçgüdüsel anarşizm diyebiliriz belki buna. Bugün mahalle baskısını konuşuyoruz ama bir iki yıl sonra her şey değişebilir. Olumlu veya olumsuz anlamda. Gençliği mini etekle geçen bir annenin kızı türban takabilir veya tam tersi. Batılı metodlarla, pozitif bilimlerle açıklanamaz bir hayat bu. Bu hayatın özü de mizah dergilerinde harmanlanıyor. Saçması kaymış bir hayat. Her Kurban Bayramı 150 kişinin ölmesine şaşırmıyoruz. Noel"de ya da Cadılar Bayramı"nda böyle bir şey olmuyor. O kadar saçma şeyleri normal gibi algılıyoruz ki, benim bunu söylemem bile daha saçma oluyor! Üç ihtimalli bir maç deyimi vardır ya, Türkiye"de her gün çok ihtimalli geçiyor. Yeneriz, yeniliriz, berabere kalabiliriz, arada bir maç da ertelenebilir ve daha neler neler.
Metin"in Aşıkları"ndan başlayıp Pazar Sevişgenleri"ne gelen süreçte, "evlenmeden olmaz" klişesi evrilmedi mi?
“Evlenmeden olmaz”dan, “Tehlikeli günümdeyim”e geldik! İlk başladığımda kesişme, bakışma vardı. Aynı mahalllede oturulur başka yerde buluşulurdu. Kız başka sokaktan, oğlan başka sokaktan gelirdi. Gerçek mahalle baskısı da buydu aslında. Çünkü mahallenin namusunu koruyan abiler, ablalar vardı ve tabii dedikodu, korku da. Şimdi “bir gecelik aşklar”a kadar geldik hamdolsun. 27 yıldır ara vermeden çeşitli isimlerle en uzun süren köşelerden biri benimki. Üç nesil geçmiş. Kesişen kızla oğlan şimdiki gençlerin anne babası olmuş. Hayatlarında çok fazla birşey değişmemiş ama. Ataerkil ruh ve ilişki klişeleri 27 yıl önce nasılsa şimdi de aynı. Sadece söylem biçimleri ve nevresimler değişiyor arada bir. Mesela, “yatakta sınır tanımam” ne demek? Yatak sınırlı bir şey zaten! Cinsel sorunlarını çözememiş bir ülke burası. Amuda mı kalkacaksın? Napacaksın ki? Her şey sınırlı ölçülü...
Bu sene Başbakan Erdoğan"a göre üç çocuğun şart olduğunu da öğrendik...
Düşünün, adam işsiz ve borç batağında, evde altı çocuk var, iş aramaya gidiyor, bulamıyor, akşam eve döndüğünde hanım “Naptın?” diye soruyor. “İş bulamadım” diyor adam. “Ne yapacağız?” diyor kadın. “Suyu ısıt, geliyorum, üç çocuk şart” diye yanıt veriyor adam. Böyle bir durumda kadın ne yapar? Sopayla kovalar! Ama halkımız böyle yapmıyor. O kadın da dahil belki seçimde gidip oyunu kocası gibi saçmalayan bir başbakana veriyor. Niye? Siyasetle hayatı ayrı şeyler olarak algılıyor. Siyasetin kendi hayatını ne derece etkilediğinin çok farkında değil. Bayramdan bayrama "kaynanasıgile" el öpmeye gider gibi seçim sandığının başına gidiyor. Dolayısıyla başbakan da fütursuzca bu lafı edebiliyor. Yine de bir şeyi merak ediyorum. İlerde tarihçiler buna baksın isterim. Acaba bu sene nüfusta ciddi bir artış oldu mu? Olduysa çocukların isimleri ne oldu? Recep, Recebiye, Tayyip, Tayyibe...
Issız Adam filmindeki gibi bir ilişki modeli var mı sizce?
Var tabii ama genelleyebileceğimiz bir model değil. Oradaki ilişkide kendi ayakları üzerinde duran iki insan var. İşyerlerini açmış, ekonomik özgürlüklerini kazanmış, ilişkilerinde hayal kırıklığına uğramış... Don Kişot gibi kızları yeldeğirmeni sanıp üstlerine giderek güven sorununu çözmeye çalışan bir adam var. Bence buradaki kızla erkeğin öyküsünden ziyade filmin dokusundaki ruh hali insanları çeken. Eski şarkıların olması, aşkın bir insanın bütün halleri ve yaşlarını sevmesi gibi gizli temalar yüzünden etkili. Tokatlayıp gitseydi kız ve film orada bitseydi çok şey ifade etmezdi. Ama kız çocuğun çocukluğunun geçtiği eve gitmesiyle 60"larda 70"lerdeki aşkı kapsayan bir hareket yaptı. Yoksa günümüzün ilişkileri öyle bitiyor zaten. Kimse kimseyi tanımıyor. Sevişirken de tanımıyor. 30 yıl sevişmek samimi olmaya yetmiyor. Bizim toplum olarak unuttuğumuz bir aşk tarifine denk geldiği için çok sevildi. Türkçe Sözlü Hafif Müziğin ne kadar ağır olduğunu fark etti insanlar. Bir de ilginç bir şey var, çok kişiden duydum, film Otis Abi gibi başlıyor, Oky"nin Çarpışma"sı gibi devam ediyor ve met üst"ün Pazar Sevişgenleri gibi bitiyor diye.
Issız Adam"la Pazar Sevişgenleri arasındaki fark ne?
Pazar Sevişgenleri"nde kadınlar çok açık konuşuyor. “Evlendik diye her gün düdüğe mahkum muyuz” diyorlar mesela. Ayrıca Pazar Sevişgenleri tipleri yatakta, çarşı, pazar, çoluk çocuk, hayat memat sorunları konuşuyorlar. O yüzden hastayım, yorgunum, başım ağrıyor gibi marazlar çıkıyor. Issız adamlık durumu ancak bir iki karikatürümde yer alan bir ruh hali olabilir. Çünkü ıssız adamlık durumu belli bir sosyal statü ve yaş gerektiriyor. Varoşta adam ıssız değil, işsiz... Aslında “İşsiz Adam” diye ıssız adamın varoş halini de çekse ya Çağan Irmak! Ne güzel olur. Senaryosuna katkıda bulunabilirim.
Türkiye"de pek çok düşünülüp pek az yazılan çizilen bir şey cinsellik...
Valla şöyle diyeyim. %99"u Müslüman hangi ülkede, tirajı en yüksek gazetede, tam sayfa, Haydar Dümen gibi bir yazar, okurlarına, anal, oral, ilk gece, alet boyu, kızlık zarı yırtılması, erken boşalma, vaginusmus gibi konularda yardımcı olmaya çalışıyor. Televizyonda hemen her sabah programında dudak uçurtan olaylar anlatılıyor. Seyrettiğimde şaşıyorum. Kadın “Kaynım bana kaydı” diyor “Akşama bakla pişireceğim” der gibi mesela. Nasıl oluyor bilemiyorum. Açıkçası ben tüm bunlara malzeme olarak da bakmıyorum. Buralardan beslenmiyorum. Bence en çok ihtiyaç duyulan özgün bakış açıları. Hayatın her alanında olduğu gibi yatakta da ezilenin tarafında duruyorum. Mizaha bu hizadan bakıyorum.
Siyasetler değişiyor ama insanların cinselliği yaşamasının üzerindeki tansiyon hiç düşmüyor...
Devrim nikahıyla imam nikahı arasında çok da farkı yok aslında. Bir inanca dini manalar yüklersen, ha imam nikahı kıyarak, ha devrim nikahı kıyarak sevişirsin. Keşke nikahsız sevişilebilse. Nikah tamamen bir kulp. Ne olursa olsun insanlar öyle ya da böyle sevişecekler. Ben yalnızca üremek için değil ama sevgiyle birbirlerine sarılan ve sevişen insanlardan umutluyum. Yolu sevgiden geçen herkesle buluşan Kayahan da orada olursa süper olur...
Bu arada 2008 yılında Penguen yavruladı...
Oğuz Abi Penguen"i Gırgır"ın torunu olarak görüyordu. Biz bölünmelerin çok sağlıklı olduğunu düşünüyoruz. Ben de on yıl bir dergide çalışmayı sevmiyorum. Buna “Ayrı eve çıkmak” diyoruz. Ama burada biraz erken oldu sanırım. Bizim tek rahatsız olduğumuz nokta buydu. Okur açısından enteresan bir şey oldu ve tirajlar iki katına çıktı. Biz ayrıldığımızda, ayrıldığımız derginin tirajı yavaş yavaş düşmüştü. Eski dergilerin de tirajı artmaya başladı. Bence güven ve bağımsızlık bunun en büyük nedeni. Neredeyse bütün mizah dergileri kendi yağıyla kavruluyor. Naif olabilirler, bazen bir şeyi kaçırmış olabilirler ama dürüstler. Mizah dergilerinin bir kanka hali var. Birinci ikinci sayfada siyaset konuşup, diğer sayfalarda dil çıkartıyor, eğleniyor. Mizah dergisi geleneğinin tek kişi kalsa bile sonsuza kadar süreceğini düşünüyorum.
Gırgır"ın açtığı muhalif gedik 12 Eylül sonrasına denk gelmesine rağmen daha tahammülle karşılanmıştı. Şimdi o tahammül daha mı azaldı?
Diğer kurumların eksikliğinden kaynaklanıyor bu. 80 sonrası güçlü bir sol muhalif duygu vardı. Giderek o da azaldı. Mizah dergisi dışında muhalif olan sendikalar, örgütler, partiler eridi. Bunların etkinliği zamanla azaldı. Gırgır muhalif grupların hiçbirine ait değildi ama herkesin de sesiydi. Mesela şimdi bizim Başbakanla, Cumhurbaşkanıyla çeşitli karikatürler nedeniyle davalarımız var ama son kapağımızda haksızlık yapılanın Cumhurbaşkanı olduğunu düşündüğümüz için onun yanında taraf aldık. Kör gözüm parmağına bir mizah durumu da yok yani.
Sizin bütün takma isimlerinize dava açıldı değil mi?
Bir keresinde bir örgüt gazetelere öldürülecekler listesi göndermişti. Ben bütün takma isimlerimle ve asıl ismimle listedeydim. Ama bu Oğuz Aral"ın da, Aziz Nesin"in de başına gelmiştir. Normal bir şey bu ülkede. Yani bunu normal görmek de bayram kazalarını normal görmek gibi bir şey.
kısa kısa 2008
Ergenekon...
Hiç anlaşılmamış bir dava olarak halkın anılarında kalacak gibi. “Bir zamanlar bir Ergenekon vardı ne oldu? O değil de bir zamanlar bir İlhan İrem vardı o ne oldu” gibi...
Türban...
Siyasetçiler olmasaydı sorun haline gelmezdi diye düşündüm en başından beri. Ama iş işten geçti, artık türbanlılar kabul etse de etmese de siyasetin bir malzemesine dönüştü. Şöyle dersem daha net anlaşılabilir, “bayrak gibi”.
Mahalle baskısı...
Mahalle baskısı aslında toplumun okur yazarlık durumunu ifade eden bir ibare gibi. Okullarımızda sekiz yıllık kesintisiz eğitim var ama egemen olan kültür düzeyi mahalle, köy, kasaba, yani taşra. Bu özellikle böyle kalsın isteniyor, çünkü mahalle baskısı partilerin oy dağarcığı da bir yandan.
CHP...
Eridikçe eriyecek, bir deri bir polemiğe dönecek gibi...
Ermenilik...
Bu bahiste her zaman iki zihniyet kavga ediyor aslında. Mozaik ve mermer zihniyetleri. Ben mozaik tarafındayım.
Youtube...
Bir kere Youtube"a açılan binlerce dava var. O davaların sonuçlanması en az on yıl sürer. Yani bu dünyada erişemedik, öbür dünyada inşallah.
Seçim...
Seçimleri AKP"nin kazanacağını tahmin ediyorum. Sonra Tayyip Erdoğan Cumhurbaşkanı olacak ve AKP bitecek. Özal dönemi de böyle olmuştu. Sadece Erdoğan siyasette “hattrick yaptık” diyebilecek. Ee ne de olsa eski futbolcu... Ama zamanla bu taraftar onunla gurur duymayacak! Bunu da bilsin.
Tuzla...
Tuzla"daki ölümler de, normalleştirilmiş acılar, trajediler işte. Bir şey tekrar ettiği zaman ancak saçması kaymamış insanlarda bir tepki yaratır. 2009"da Tuzla için insanların birdenbire ayaklanacağını sanmıyorum.
Mustafa Denizli...
Kendisi sevdiğim antrenörlerden. Şöyle bir kuşkum var, kişisel başarısızlıklar keşke kişisel hatalardan oluşsa. Çeşitli cemaatler, medya, çıkar çevreleri bunu körüklemese.
Mustafa...
Herkesin Mustafa"sı kendine.
Obama...
Obama"yı kazıyınca altından Bush çıkmasından korkuyorum.
Cinsellik...
İyi aşkşamlar Türkiye. Her nerede seviliyor ve sevişiyorsan...
AYÇA ÖRER /TARAF