 |
POLİTİKA : : Roni Margulies: Türk solunun vatanseverlik ile imtihanı |
Ekleyen pdrturk. tarih 2008/11/27 11:43:40 (Okunma 1937)
Roni Margulies: Türk solunun vatanseverlik ile imtihanı
Türk solunun önemli bir bölümü tarafından Türk Silahlı Kuvvetleri’ne duyulan göz yaşartıcı güven en veciz ifadesini İlhan Selçuk’ta bulur:
“Nerede ordu sosyalist akımın yanında ise orada sosyalizm gerçekleşiyor, nerede karşısında ise orada faşizm galip geliyor. Ordunun milliyetçi güçler safında yer alacağı konusunda tereddüde düşen sosyalist akım başarıya ulaşamaz. Türkiye’de milli kurtuluş savaşı geleneğinde bir ordu var.” (“Devrim stratejisi üzerine açık oturum”, Ant dergisi, sayı 56, Ocak 1968). Türkiye’de “ulusalcılık” diye bir kavramın icat edilmesi, zaten tüm diğer verilerden bağımsız olarak bir sorun olduğunu gösterir: Solun bir kesimi has milliyetçilerden ve has darbecilerden kendini ayırdedebilmek için Arapça kökenli bir kelime yerine eşanlamlı öztürkçe bir kelime uydurmak zorunda kaldı. Burada açıklanması gereken, gerçekte has milliyetçilerden ayırdedilmesi imkânsız olan bir hareketin varlığı değil, bu hareketin niye kendini has milliyetçilerden ayırdetmek ihtiyacı hissettiği, niye kendini solcu zannettiği.
“Ordunun milliyetçi güçler safında yer alacağı” makul bir düşüncedir. Ama “Ordunun milliyetçi güçler safında yer alacağı konusunda tereddüde düşen sosyalist akım başarıya ulaşamaz” düşüncesini savunan bir kişi, bu düşüncesini niye “sosyalizm” bağlamında savunabilmektedir, niye görüşlerinin “sosyalizm” çerçevesinde yer aldığını düşünebilmekte ve başkalarınca da “sosyalist” olarak algılanabilmektedir?
BAĞIMSIZLIKÇI VE ANTİEMPERYALİST
Kısa cevabın iki ayağı var. Birincisi, Kemalizm’in işgalci güçlere karşı bir Kurtuluş Savaşı vermek zorunda kaldığı için zaman zaman anti-emperyalist bir söylem kullanmış olması ve solculuğu anti-kapitalizm olarak değil anti-emperyalizmden ibaret olarak anlayanların Kemalizm’i (ve dolayısıyla kendilerini) solcu olarak değerlendirebilmesi.
İkincisi, Sovyetler Birliği’nde Stalin döneminde Marksizm’in milliyetçiliği içeren bir bir şekilde yeniden tanımlanmasıyla birlikte, dünyaya sınıfsal değil ulusal gözlüklerle bakanların, yani sosyalizmi anti-kapitalizmden arındırarak sadece anti-emperyalizme indirgeyenlerin de solcu olarak kabul edilebilir hale gelmesi.
Anti-emperyalizmi Mustafa Kemal’den, Marksizm’i de Stalin Rusya’sından öğrenen bir solun, Kemalizm ile Marksizm’i kolayca bir araya getirebildiğini görmek zor değil.
Örneğin, Mihri Belli Marksizm’e nasıl vardığını şöyle anlatır: “19 Mayıs’ın Gençlik Bayramı olarak ilk kutlanışı 1935 yılında oldu. Okullar ve spor kulüpleri İstanbul’da Fenerbahçe Stadyumu’nda toplandılar... Kolej jimnastik takımı olarak biz de oradaydık. Kol başında ben vardım ve kocaman bir Türk bayrağı taşıyordum... Geçit resminde bizim yerimiz gerilerdeydi... ‘Bayrağın başta geçmesi gerek, bayrağı ver’ dediler. ‘Bayrağı vermem... Bayrağı biz taşırız’ dedim ve direndim... Sonunda... razı oldular. Evet o ilk gençlik bayramında ayyıldızlı al bayrağı kol başında taşıyan ben oldum... O dönemin ulusal gururunu körükleyen sloganlar, bizim duygularımızı da ifade ediyordu. Okul arkadaşlarım için aynı şeyi söyleyemem ama o ulusal gurur beni derin bir anti emperyalist görüşe vardırdı. Oradan da Marksizme zaten bir adım...”.
Yine Mihri Belli anılarında şöyle der: “1968’de SBF’de verdiğim ‘Türkiye’de karşıdevrim’ konulu konferansta Kurtuluş Savaşı ruhuna bağlılık anlamında ‘Kemalistlik ile Marksizm arasında aşılmaz duvar yoktur... diye söze başlamış[tım]... Tekrar ediyorum: tutarlı bir Türk yurtseveri, bugünkü dünyada ve Türkiye gibi bir toplumda yurtseverliğine gölge düşürmeyecekse mutlaka, er geç çağımızın devrimci düşüncesini, yani Marksizmi benimsemek zorundadır”.
Günümüzde de, Marksizm hâlâ “yurtseverlik”, “anti-emperyalizm” ve “bağımsızlık” kavramlarıyla iç içe. Rastgele seçersek, işte ÖDP Genel Başkan Yardımcısı Barış İnce: “Gerçek anti-emperyalizm ve yurtseverlik ise solun tarihsel damarlarında mevcuttur... 68 kuşağının önderleri iddia edildiği gibi milliyetçi değil anti emperyalisttir. İçsel bir olgu olan emperyalizme karşı savaşımda oligarşi diye nitelendirilen güçlerle tüm Türkiye halklarının ortak mücadelesini savunmuşlardır... Halkın kendi kaderini tayin edemediği, ülke yönetiminde hiçbir şekilde söz sahibi olamadığı, siyasetin emperyalist sistem içerisinde dizayn edildiği bir ortamda hangi demokrasiden söz edilebilir ki? Öyleyse bugün demokrat olmanın koşullarından birisi de bağımsızlıkçı antiemperyalist bir perspektife sahip olmaktır”.
İşte, TKP: “Türkiye Cumhuriyeti, 85 yıl önce bağımsızlık, egemenlik, laiklik ve halk iradesine dayanma iddiasıyla yola çıktı. Arkalarına bağımsızlık mücadelesinin meşruiyetini alan Kemalist kadrolar, Türkiye Cumhuriyeti’ni ilan ederek tarihsel bir sıçramaya imza atmışlardır. Bu sıçramanın kendisi de, bağımsızlık, egemenlik, laiklik ve halk iradesine dayanma fikri de komünistler için bugün tarihsel değerini fazlasıyla korumaktadır”.
SİLİK VE GEÇİRGEN BİR ÇİZGİ
Yukarıda İlhan Selçuk’tan alıntı yaptım. Yanına bir de Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nu eklemek isterim. Şöyle demiş: “Ne vakit ki, Anadolu yaylalarının ötesinden, O’nun [Mustafa Kemal’in] sesini duydum, nur ile ateş, vecd ile humma arasındaki farkı o vakit bildim. Ancak bu millet mürşidinin emri altındadır ki, kısır bir ateşle beyhude yere yanıp tutuşmaktan ve yıpratıcı ihtilaçlar içinde beyhude yere kıvranıp durmaktan kurtuldum. Ruhum, hemen ilahî diyebileceğim bir nizam içine girdi”. “Sol” harekete bu iki ismin dahil olup olmayacağı tartışma konusu edilebilir. Yakup Kadri’nin gençliğinde “bir ihtilalin başına geçmek ve halk kitlelerini bir rüzgârın bir ormanı dalgalandırışı gibi harekete getirmek” istediğini bilen pek az olsa gerek. Ama ikisi de Türk solundaki önemli bir olguya işaret etme özelliğe sahip.
Yakup Kadri 1930’ların Kadro dergisinin, İlhan Selçuk ise 1960’ların Yön dergisinin önemli isimlerinden. Türk solunun en etkin ve nüfuzlu üç dört yayınından ikisi olan bu dergiler, kendilerini aslen Kemalist olarak tanımlayanlarla aslen sosyalist olarak tanımlayanların ortak bir düşünce platformunda ne kadar kolay buluştuklarının, birlikte ne kadar uyumlu çalıştıklarının ve iki grup arasında hiçbir düşünsel çalkantı yaşamadan ne kadar sorunsuz geçiş yapılabildiğinin eşsiz göstergeleri.
Kadro ekibinin kurucu üyesi ve ruhu olan Şevket Süreyya Aydemir’in Moskova’da Doğu Emekçileri Komünist Üniversitesi’nde okuduktan ve TKP merkez komitesi üyeliği yaptıktan sonra Kemalizm’in daha da seçkinci, merkeziyetçi, tepeden inmeci bir sürümünün teorisyenliğini yapması; Vedat Nedim Tör’ün TKP Genel Sekreterliği’ne kadar yükseldikten sonra Kadro‘nun kurucu nüvesine dahil olması ve ardından Kemalist devletin kültür politikalarının önemli bir ismi olması garip de değil, tutarsız da.
Yön dergisi ise, Kadro‘dan çok daha kapsamlı bir biçimde Türk solunun en geniş yelpazesini hiçbir temel çatışma yaşanmadan bir araya getirebilmiştir. Derginin kurucu başyazarı Doğan Avcıoğlu’nun “Türk ordusu ne Batıdaki örnekler gibi kiralanmış askerlerle ne de gene bazı Batı ülkelerinde olduğu gibi kumanda kademelerinde sadece ve sadece belli asalet sınıflarından harp okuluna alınmış, yetiştirilmiş insanlardan teşekkül etmiştir. Kısacası Türk ordusu halkın ordusudur, halk ordusudur. İlericiliği, Atatürkçülüğü buradan gelir” der (“Sosyalist Gerçekçilik”, Yön, Sayı 39). Bu sözlerine belki derginin tüm yazarları ve Yön Bildirgesi’nin tüm imzacıları katılmıyordu, ama “sosyalizm, hürriyet düzeni içinde hızla kalkınmak isteyen memleketimiz için tek çıkar yoldur” görüşüne hepsinin katıldığı, sosyalizmi hepsinin bir ulusal kalkınma modeli olarak düşündüğü tahmin edilebilir.
Kısacası, Şevket Süreyya, Doğan Avcıoğlu ve Mihri Belli’ye itiraz edilmeyecekse, Yakup Kadri ve İlhan Selçuk’a da edilmemesi gerekir. Bunlar, Türk solunda Kemalizm ile sosyalizm arasındaki çizginin ne kadar silik ve geçirgen olduğunu simgeleyen isimlerdir. TKP’nin, İşçi Partisi’nin, ÖDP içindeki Dev-Yol çizgisinin öncülleridirler.
Roni Margulies, Yazar, Taraf Gzetesi, 23 Kasım 2008
ronmargulies@btinternet.com /> |
|
|
 |
İlgili Linkler |
|
|