“Gelin çocuklar, ısıtın ellerinizi”

- Günaydın çocuklar.
- Günaydın öğretmenim.
- Nasılsınız?
- Sağol!
- Oturun!
Sınıfa girmemle birlikte nefesimin buharlaşma anını o kadar net görüyordum ki. Ortada eski bir soba, sıralarda ellerini sıkarak kendi çaplarında ısınmaya çalışan afacanlar. Bir duvarı boydan boya kaplayan buzdan camlar.
- Çok mu üşüyorsunuz çocuklar?
- Evet öğretmenim.
- Soba?
- Yine yanmadı öğretmenim.
- Ayağa kalkın, yerinizde biraz zıplayın, ellerinizi birbirine sürtün.
Çocukların ellerini birbirine sürtme sesleri içinde ben de yavaş yavaş canı istediğinde bizim en yakın dostumuz, canı istemediğinde de en başat düşmanımız olan sobanın yanına doğru gidiyorum. İşte her günkü mücadeleden biri daha, bakalım bugün galip kim gelecek?
Yavaşça kaldırıyorum kapağı, içeride sönmüş bir ocağın ayak izleri. Ateş tanrısı Hephaistos, kandırıp gidivermiş çocukları. Ben de çelmeye çalışıyorum onun aklını. Bir parça başarıyorum olsa gerekki yanıma kadar gelip fısıldayıveriyor kulağıma: Odunlar yaş, tutuşturamıyorum.
“Ben de biliyorum” diyorum ona “ama tutuşmalı bu soba.”

“Oturalım mı öğretmenim yerimize?”
“Oturun ve Hayat Bilgisi kitabınızı açın, birazdan ısınacaksınız çocuklar” diyorum onlara.
Kömürlerin üzerine çadır gibi kuruyorum odunları. “Evet çocuklar açtınız mı?” Kağıtları da sıkıştırdık mı çadırın içine tamamdır. Bu arada aslında tamam olmayacağının da farkındasındır. Ama Hayat Bilgisi, ders, konular yetişmeli. Bir hışımla çakıyorum kibriti. Tutuşturuyorum kağıdı, o da tutuşturmuyor çadırı. Küçücük ateş, odunun “cıs”lamasını sağlıyor o kadar. Başımı kaldırıyorum bir sürü papatya göz. “Siz okuyun konuyu çocuklar” diyorum “yakacağım, söz”. Kasadaki odunlara bakıyorum, onlar da yaş. Sonra şansımı birkaç kez daha zorlayarak yeniden kibritleri yakıyorum. Nafile.

Ellerim kömür karası, saçlarım is. Ben bir öğretmenim her koşulda çalışabilmeliyim; sağlık raporum öyle diyor.

Ders bitecek; hızlı olmalıyım, yakmalıyım, işlemeliyim…
Kara yağ… Dışarıda bir parça kara yağ olmalı. Artık son çare. Bulup getiriyorum bir umutla. Eli yüzü siyaha boyanmış küçük bir bidon, içinde paçavraların dans ettiği kara yağ. Bir değnekle çıkarıp onları atıveriyorum Hephaistos”un kollarına. Öyle memnun gülümsüyor ki bana. Kibrit, kağıt ve ateş… “Uf!.. Elimi de azıcık yaktım sanırım, ama olsun soba da yandı, az sonra evlatlar ısınacak.”

“Gelin çocuklar, ısıtın ellerinizi”
Bir koşuşturmayla etrafını sarıyorlar sobanın. Minik ellerden yapıyoruz çadırı şimdi, minik yüreklerin donmaması için. Papatya gözlerden biri çekiştirip eteğimi, eğilmemi istiyor, yanağıma bir öpücük kondurduktan sonra “Öğretmenim gününüz kutlu olsun” diyor “bugün öğretmenler günü!”

Ateş, üşüyen camlar, güzel afacanlar… Ve o an Ceyhun Atuf Kansu”dan dilime dökülen mısralar:

“Dünyanın bütün çiçeklerini diyorum,
En güzellerini saymadım çiçeklerin,
Çocukları, öğrencilerimi istiyorum.
Yalnız ve çileli hayatımın çiçeklerini,
Köy okullarında açan, gizli ve sessiz,
O bakımsız, ama kokusu eşsiz çiçek.
Kimse bilmeyecek, seni beni kimse bilmeyecek,
Seni beni yalnızlık örtecek, yalnızlık örtecek”.

GÜLSÜM KOÇAK /RADİKAL

Bu yazı ile ilgili ne düşünüyorsun?
Dehşet (0) İlginç (0) Yararlı (0) Sıkıcı (0) Berbat (0)

Okunma 198

Benzer iletiler:

  1. ÇOCUK KALANLAR…

Bir Yanıt Bırak

Yorum yazmak için kullanıcı girişi yapmalısınız.